Siracusa

Map: 
Navionics Yükleniyor

24 Ağustos – 3 Eylül

Bu şehri çok sevdik. 10 gündür buradayız. Aslında 6 Eylül'de başlayan marina sözleşmemize kadar vakit öldürmemiz gerekiyordu. Daha iyi bir yer seçemezmişiz. 

Öncelikle, alarga alanı çok rahat. Kocaman bir körfez, sadece doğuya açık. 8 metrede çamura demirledik, marina tonozundan daha sağlam olabilir. Tekne sayısı da az olduğu için herkes ferah ferah demirlemiş durumda. Yunanistan'da komşularla sohbet edebilecek mesafede oluyorduk. Burada ancak botla gidip gelirken selamlaşıyoruz. Körfez epey büyük olduğu için akşamüstü çıkan rüzgarda kendi içinde bile bir dalga oluşturuyor. Aslında çözümü var, gidip koyun rüzgar üstü tarafına demir atabiliriz. Ama çok da rahatsız edici olmadığı için uğraşmıyoruz.

Alargadan şehrin seyretmek çok keyifli. Ortyigia adasında yer alan eski şehrin çok güzel bir silüeti var. İlk günler epey sıcaktı ama Eylül’ün yaklaşması ile beraber burada da tatlı bir hava olmaya başladı. Günün bazı saatlerinde gökyüzü bulutlanıyor, ferahlatan serin bir esinti ile zaman zaman yağmur da yağıyor. İşte böyle zamanlarda doğa inanılmaz görüntüler çıkarabiliyor ortaya. Sabahları kahve, akşamları bir kadeh şarap eşliğinde bize de izlemek düşüyor bu şovu. Bir de suyun altında garip bir aktivite var burada. İlk günün gecesinde havuzlukta otururken sudan garip sesler duyduk, sanki birileri tekneden patırtı derecesinde ses çıkartabilecek boyutta birşeyler  atıp duruyor suya ama çözemedik ne olduğunu. Ertesi gün akşam üzeri bunların suyun yüzeyinden bazen ardarda 2-3 kez sıçrayan, hem de ortalama 1-1.5 metre yükseliğinde sıçrayan balıklardan kaynaklandığını anladık. Uçan balık değil, bildiğimiz, hem de öyle küçük falan da değil, balık işte. Aşağıda nasıl birşey kovalıyorsa zıplatacak kadar artık!

Canımız istediğinde bota atlayıp marinanın içindeki rıhtımdan karaya çıkmaya iyice alıştık. Bir kaç gün marinada kalırız diye düşünüyorduk ama alargada esen rüzgarda salınmak cazip geliyor.

Bağlanıp su alma işine de marina sıcak bakınca, bir sabah yarım saatliğine bağlanıp su depolarını doldurduk ve tekrar alarga. Su konusundaki performansımıza şaşırdık. 13 gün idare etmişiz. Ki hep alargadaydık.  Yemekler yapıldı, bulaşıklar yıkandı. Tek kıstığımız konu tatlı su ile duş. Her gün denize girerken pek aramıyoruz zaten. Su tüketimimizi azaltan en önemli faktör deniz suyu pompamız. Çoğu teknede bu ayak gücü ile çalışır ve çok da kullanışlı değildir. Nymphe'e daha ilk yılında elektrikli bir deniz suyu pompası takmıştık. Mutfaktaki bir muslukta dilediğimiz kadar suyumuz var. Yıkama ve sabunlamayı deniz suyu ile halledince, durulamaya çok az su gerekiyor.

(Su yapıcıyı niye çalıştırmıyoruz? Temmuz'da İstanbul'a giderken kimyasal koruyucu koymuştuk. Şimdi, hem onu temizlemek iş. Hem de iki haftaya tekrar yüklememiz gerekecek. Zaten bi 7-8 güne tekrar marinadayız.)

Önceki gün resmi giriş işlemlerini hallettik. Çok alemler. Burası da Preveze gibi uluslararası ferry rotası üzerinde değil anlaşılan. Önce liman başkanlığına gittik. "Hoşgeldiniz, birşey yapmanıza gerek yok ki, giderken haber verin yeter." dediler! Zar zor, AB vatandaşı olmadığımızı, pasaporta damga gerektiğini anlattık. Bizi rıhtımın öbür ucundaki pasaport polisine göndermek anca akıllarına geldi. Pasaport polisi yerinde yoktu (yine!) ama 10 dakika içinde geldi. İki memur sanki tüm sistemi ilk defa kullanıyormuş gibi uğraşarak girişimizi yaptılar. Yavaş ve tecrübesizler ama çok iyi niyetliler.

Burası oldukça turistik bir yer ama  İngilizce Yunanistan’daki kadar yaygın kullanılmıyor. İlk liman başkanlığına uğradığımızda bizimle az İngilizce konuşabilen genç bir görevli ilgilendi. Biz derdimizi anlattıkça o da yanındaki nispeten daha yaşlı ve tecrübeli görevliye aktardı konuyu. Aralarında yaklaşık bir on dakika aynı İtalyan filmlerindeki sahneler gibi ateşli bir şekilde konuştular/tartıştılar. Biz de pinpon maçı gibi ama hiç birşey anlamadan izledik bu konuşmayı. Sonunda genç olan dönüp birşey yapmanıza gerek yok şimdi, ayrılırken gelin dedi. Hooop haydı baştan tekrar:)) Ama Cem’in de bahsettiği gibi  iyi niyetli ve tatlılar. Baştan savmak ya da ilgilenmemek değil  konu, gerçekten tam olarak ne yapılacağını kestiremedikleri için şaşkınlar biraz o kadar. 

Yunanistan'da bu işler iyi kötü bir düzende yürüyordu. Üç otorite; liman, polis ve gümrük koordine çalışıyorlardı. Ekip listesine sırayla hepsi kendi kaşelerini  vuruyor ve birbirlerinden haberdar oluyorlardı. Burda herkes kendi sazını çalıyor.

Liman başkanlığına dönüp "Yav, bir şey yapmamıza gerek yok dediniz, ama bak internette Constito diye birşey almamız gerektiği yazıyor" deyince, aha! Constito deyip bir iki telefon sonrası başkanlığın arka bahçesindeki ufak bir kulübeye yönlendirildik. Yine acemi ama çok yardımsever iki memur zar zor bizim Constito'yu hazırladı. Yunan'daki transit loga benzeyen bir evrak, ama o kadar resmi birşey değil anladığımız.

Bu arada bu Constito denilen evrağa limandan ayrılışın da işlenmesi gerekiyormuş. Biz de haliyle sandık ki bize evrağı verecekler, biz de çıkarken gidip işleteceğiz. Ama memur evrak burada kalsın çıkarken gelir alırsınız dedi. Şu ana kadar işlerin ilerleyişinden kaynaklı edindiğimiz izlenimle peki biz 5-6 gün sonra buraya geldiğimizde evrağı bulabileceksiniz di mi, olur ya o sırada siz olmazsanız burada bir sıkıntı yaşanmasın şeklinde endişemizi ifade edince memur bize evrağı koyacağı dolabı ve rafı gösterip, ben burada olmazsam bakın burada bizim evrak diye gösterirsiniz görevliye dedi. Cem’le birbirimize bakamadık o an, olur da bir gülme krizi gelir diye. Peki tamam deyip çıktık mecbur:) 

Siracusa oldukça eski bir şehir. Zamanında Atina’ya rakip olacak büyüklükte ve önemde bir yermiş burası. Şehir birbirine iki küçük köprü ile bağlanmış  iki parçadan oluşuyor diyebiliriz. İlki Ortyigia adasındaki eski binalar, daracık sokalar, Maniace Kalesi, Duomo, Fontana Aretusa, Fontana Diana gibi güzellikleri ile eski kent. Hakikaten iyi korunmuş ya da özüne uygun yenilenmeler yapılmış burada. Restoranların, cafelerin büyük kısmı da burada yer alıyor. Köprünün diğer tarafında ana karada yer alan kısım ise daha ziyade yeni şehirden oluşuyor. Köprüyü geçince burada da bir süre eski ve güzel binalar ana cadde boyunca sırlanmaya devam ediyor ama bir süre sonra mimari değişiyor. 4-5 katlı apartmanları görmeye başlıyorsunuz, sokaklar ve evler nispeten bakımsız, biraz harap bir görüntü var açıkçası.

Restoran alternatifi oldukça fazla.  Ancak İtalyan mutfağı aşırı karbonhidrat ağırlıklı. Biz ise yediğimize dikkat ediyoruz. O yüzden kuralımız en az bir gece teknede sebze, bir gece dışarıda yemek. Tabii ki pizzaları ve fıstıklı makarnayı tatmadan dönmüyoruz, ama çok da abartmamayı becerdik galiba. Yunanistan’da bizim için dışarıda yemek; ağırlıklı deniz mahsulu ve greek salad demek olduğu için böyle bir kalori hesabına girme ihtiyacı pek hissetmiyorduk, ama ipin ucunu kaçırırsanız burası tam bir saatli bomba potansiyelini taşıyor. Ayrıca fiyatlar da Yunan ile kıyaslayınca bir tık daha pahalı, maliyetler de  teknede yeme motivasyonunu destekliyor yani!


Şehre çok yakın bir antik kent var; Archaelogical Park Neapolis. Yunan tiyatrosu, Roma arenası ve mağaraları ile meşhur. Bir gün oraya yürüyoruz. Yunan tiyatrosu oldukça büyük. İlk M.Ö. 5.yy’da inşaa edilmiş. Sonra çeşitli dönemlerde geliştirilmiş. Seyirci kısmının tamamı doğrudan kayalara oyulmuş. Sahne binasının bir kısmı da sabit kayada. Tiyatronun arkasındaki kayalardan güldür güldür su çıkıyor. Üstelik Ağustos sonundayız. Sanıyorum hiç bir antik kentte böyle bir su görmemiştim. Zamanının en büyük şehirlerinden biri olmasında mutlaka etkisi olmuştur bu suyun.


Add new comment