Korfu

Map: 
Navionics Yükleniyor

Sakin bir geceden sonra erkenden uyandık. Kahveleri içtikten sonra iki gündür bizi kazık çakmış gibi tutan çapamızı alıp yola düştük. Kazık çakmış terimi abartılı değil, çapayı ancak motor ile üzerine yürüyüp ters yöne kaldırarak çıkartabiliyoruz çamurdan.

Igoumenitsa kanalından çıkıp hemen kuzeydeki lagoon gibi yere bir göz attık. Derinlik ve dip yapısı olarak iki gecedir kaldığımız koya benziyor. Ama batıdan gelecek soluganlara açık. Doğası biraz daha güzel görünse de, su yine çamurlu. Koydan çıkıp Korfu'ya yönelidik. Hızlı bir kahvaltıdan sonra yelkenlerimizi açtık.

Apaz yönden 6-8 knot rüzgar geliyor. Hızımız 3-4 knot. Ama acelemiz yok, yolumuz kısa. Trafik epey fazla. Hem Korfu - Igoumenitsa arası çalışan feribotlar, hem de her yönden Korfu'ya giden yelkenliler. Ama neredeyse hepsi yelkensiz gidiyor. Biz hava tamamen kalana kadar inat ediyoruz. 3 mil kala biz de yelkenleri toplamak durumunda kalıyoruz.

Korfu Town'a girerken kasabadan küçük bir kanal ile ayrılan eski kalenin hemen kuzeyindeki Mandraki limanına burnumuz soktuk önce. Küçük ama kalenin nerdeyse içinde hoş bir yer. Boş yer görünüyor ama rezerve olabilir, liman görevlisi beşten sonra arayın o zaman belli olur yer verip veremeyeceğim diyor. Biz de biraz ilerdeki eski limana yönelip bağlandık. Mandriki kadar otantik görünmese de burası da eski şehrin hemen dibinde canlı bir alan. 

Yerleşip biraz dinlendikten sonra kasabadaki ilk turumuza çıkıyoruz. Daracık ara sokaklardan dolaşarak eski kaleye geliyoruz. Kale kasabanın doğuda denize uzanan burnunda kurulmuş ve bulunduğu alan dar bir kanal ile kasabadan ayrılıyor. Kanal şu anda kayıkhane olarak kullanılıyor gördüğümüz kadarıyla. Kalenin orijini Bizans, ama Venedikliler tarafından büyütülüp geliştirilmiş. Ada tarih boyunca bir çok uygarlık ve ülkenin yönetimine girip çıkmış; Venedikliler, Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar...yapılarda da bu değişimlerin etkisi görülüyor. Örneğin, kalenin ana kapısından girince çıktığınız alanda gördüğünüz yapı kırmızı küçük tuğlaları, karakteristik pencereleri ile Londra'dan ışınlanmış gibi.  Ama kasabanın genel mimarisinde Venedik etkisi yoğun hissediliyor. Kalede ortadaki kayanın üzerinde etkileyici manzarasıyla bir de fener bulunuyor. Kale içindeki binalar hala değişik amaçlarla aktif olarak kullanılıyor. Üniversite seviyesinde bir müzik okulu da var ve bizim gibi şanslı bir zamanda turluyorsanız gelen keman sesleri ortamı daha da bir hoş kılıyor.

Kaleden çıkınca önce hemen karşısındaki Spianada denilen ve Yunanistanın en büyük meydanı olarak geçen parkta biraz oyalanıyoruz, ardından tekrar eski şehrin dar sokaklarına dalıyoruz. Burada o kadar çok lokanta var ki, seçmek imkansız. Nihayet açlık ağır basıyor ve gözümüze kestirdiğimiz bir tanesine oturup ağırlıklı etten oluşan bir öğün yiyoruz. Lokal, küçük bir aile işletmesi oturduğumuz yer ve  Yunanistan deneyimlerimizden  bu tip yerlerin pek hayal kırıklığına sebep olmayacağını biliyoruz. Ardından liman bölgesine uğrayıp ertesi gün için kiralık bir araba organize ediyoruz. 

Akşam bir kaç saat dinlendikten sonra şehrin gece halini görmek için tekrar hareketendik. Gündüz sıcağında sokaklar, boş diyemeyiz ama çok da kalabalık değildi. Akşam hayat gelmiş! Tüm restoranlar neredeyse dolu. Sokaklar cıvıl cıvıl. Dikkat çekici olan, sokak çalgıcılarının kalitesi. Otur karşısına saatlerce dinle. Keyifli bir gece olacağa benziyor. 

{Ertesi Gün}

Korfu ormanlık, yemyeşil bir ada. Kuzeyde 906 metre yüksekliğinde Pantokrator dağı adanın en yüksek noktası. Güneye doğru düzleşerek iniyor coğrafya. Tepeye tırmanmak, dağ yolu ve köylerini hakkıyla gezmek için araba kiralamak şart gibi görünüyor. Biz de hakkını vermek adına kendimizi yollara vurduk geldiğimizin ertesi sabahı. Gouvia'da bulunan marinaya bir göz attıktan sonra Dasia, İpsos gibi sahil kasabalarını geçip Pirgi'den yukarı tırmanışa başladık. Kıvrılarak yükselen yolda ilk varış noktası yaklaşık 400 metre yükseklikteki Spartilas kasabası. Sabah kahvaltısı için lokal bir kafede mola verdik. Tüm Korfu Town'u, körfezi ve sahil şeridini görebildiğiniz muazzam bir manzara karşısında ettik kahvaltımızı. Kahvaltı sonrası tırmanmaya devam, hedef dağın tepesindeki Moni Pantokrator manastırı. Yol dar, virajlı ama bağlar, bahçeler arasından gitmek çok keyifli. Camları açıyoruz temiz havayı ciğerlerimize doldurmak için. Son aşamada asfalt bitip toprak yol başlıyor, ama kısa bir mesafe için. Bir de dozer var tam en tepeye kıvrılan dönemecin başında ama geçişe engel değil. Arabaların çıkabildiği son noktada park edip manastıra yürüydük. Şu anda adanın en tepesindeyiz.  Adanın kuzeyi, doğusu ve batısını görebilmek mümkün buradan. Tam karşımızda Arnavutluk kıyıları. Çok etkileyici. Manastıra gelince, açıkçası biraz tuhaf bir durum var burada. Kitaplarda yazıyordu ama bu derece göze batan birşey olabileceğini tahayyül edememiştik; manastırın tam ortasından kocaman bir verici yükseliyor. Çirkin, heyhula gibi demir bir kule, koca koca kablolarıyla...kutsal verici:) Herhalde manzara o kadar etkileyici ki kimse manastırı umursamaz diye kondurmuşlar tam ortasına! Neyse hemen çıkıştaki kafede Arnavutluk kıyılarını izleyerek kahve keyfimiz yaptıktan sonra dağ köylerinin içinden geçerek kuzey kıyısının neredeyse orta noktasında bulunan  Acharavi'ye indik. Kıyı şeridinden doğuya doğru ilerleyip adanın kuzeydoğu ucuna yakın Kassiopi kasabasında öğle yemeği molası. Popüler bir kasaba belli. Çok sayıda taverna, kafe ve dükkan var, çok sayıda da turist tabii. Yürüyerek kasabayı turlarken limanda küçük bir iskele gözümüze çarptı. Yaklaşık 7-8 tekne kapasiteli, şu anda da 6 tekne var zaten bağlanmış, bir tane de tam karşıda alargada duruyor. Yeni ya da yenilenmiş bir yapı gibi, demir halkalarda henüz pas bile oluşmamış. Adriyetik'e çıkma niyeti olanlar için iyi bir son durak olarak görünüyor bu kasaba ve iskele. Öğle yemeğini de hallettikten sonra bu sefer tam ters istikamette bulunan adanın kuzey batıdaki ucu Cape Drastis'e doğru yola çıktık. Yol yine bir yere kadar asfalt, iniş aşamasında toprak. Tereddüt ediyoruz arabayla iniş var mı diye, ama dönen bir arabayı görünce biz de salınıyoruz aşağıya doğru. Yukarıdan da manzara etkileyici, ama buradaki jeolojik yapı çok enteresan, katman katman yükselen kayalıklar arasına giriyor deniz. Yakından görmek ide fayda var. Bir bot kiralama şirketinin bungalovumsu bir yeri var, bir kaç şezlong o kadar. Aslında bu şekilde gezerken gidilebilecek çok güzel beachler var etrafta ama biz çok plaj, kum insanı değiliz, dönüşte  yine dağ yollarından yana kullandık tercihimizi. Fantastik bir film sahnesinden fırlamış büyülü ormanlar gibi görkemli zeytin ağaçlarından oluşan ormanların içinden kıvrıla kıvrıla çıkıyor bu sefer yol. Zigos diye bir kasabada meydandaki kafede kahve molası sonrası tek bir arabanın ilerleyebileceği boyutta bir dağ yolundan döne döne indik aşağıya ve biraz sonra Korfu Town. 

Arabayı teslim edip biraz dinlendikten sonra Korfu Town'da son bir tura çıkıyoruz. Etraf cıvıl cıvıl. Keyifli bir  mekana oturup şaraplarımızı içerken yağmur bastırıyor. Bekliyorduk da, gece yarısından sonra. Bir anda çil yavrusu gibi dağılmaya başlıyor etrafa insanlar. Biz de kendimizi zar zor tekneye atıyoruz. 

Yarın güzel bir kuzeyli rüzgar bekleniyor. Bununla Preveze'ye doğru yol almak istiyoruz. Belki yolda Two-Rock Bay'de kalırız. Kaç gündür denize girmedik. Preveze'den önce iyi gelir.


Add new comment